gri sufleler

bir şeyler karalayamıyoruz madem….
fotoğraflara bırakalım sözü…
martılar…deniz…hayat….yolculuk….

“herkes aynı ölmüyor…
kimi azala azala…”
(m.mungan)

****
herkes aynı şarkıyı söylüyor…
sen detone oluyorsun…

herkes aynı yağmurda ıslanıyor
sen sele kapılıyorsun…

güneşe dönmüşken yüzünü bazıları
sen parçalı bulutlu yaşıyorsun….
……
evet, herkes aynı ölmüyor kimi azala azala….

neden böyle sessizsiniz…

kim kapattı ışıkları içime,  masallarım nerede,  kırmızı başlıklı kız…yedi cüceler…deve cüce oyunu…devler…pireler….eveleme develeme…

al satanlar  bal satanlar…gözü açık uykuya dalanlar…

bir varmış bir yokmuş….balta girmemiş kediler ormanında bir aslan miyavlamaktaymış…bir baykuş kükremekteymiş  koca(mış) fil ordusuna…yarım yamalak kanadıyla uçmaktaymış dere kenarında bir balık…herşey karmakarışık(mış)…karışmış(mış) akıl bir rüyaya…sonra rüya devrilmiş  bir masalın ortasına …masal  kaçmış gökyüzüne…kara büyülü  kuyuya düşmüş yıldızlar…gökyüzüne dayatılmış bir merdiven; çekip çıkarılmış   tek tek düşen yıldızlar…. asılmış sonra  birer birer gecenin mavi sarayına….

saray ışıklanmış, aşk küllenmiş…

ve bir ömür boyu asılı kalmışlar göğün  en tenha yerinde…..göğe bakma durağında onlar ermiş muradına…bize iki damla hüzün…

sayıklama vakti(m) mi  gelmiş…ne gelmiş..kim gitmiş…

giden gitsin aman söylenme,   kalan düşler bizimdir…

….

kimseden çıt çıkmayınca demek böyle oluyor…olan  iç(im)deki seslere oluyor,  çoğaldıkça çoğalıyor, delirdikçe deliriyor…çeşnili çağrışımlar çarşısında  duygular hepten delişmen….

akıl firar etmiş….kelimeler uçup gitmiş…..sözler kaçık…derin uykularda….

seslensem peki duyar mısınız   sesimi  çalgılı rüyalarda?

neden böyle sessizsiniz….

hayatımızı gözden geçirirken,  genelde gözden kaçırdığımız  noktalar çok olur. hayatımızdaki” en”leri toplayıp, “keşke”lere böldüğümüzde,  kalan “belki”ler bizim hayat felsefemizin kaçıncı durağında olduğumuza işaret eder diye düşünüyorum…”keşke”ler  çoğaldıkça  “belki”ler de o derece azalır…

hayatın bir matematik olduğunu düşünürsek, çok bilinmeyenli bir denklemle karşı karşıyayız demektir.

hayat  olasılıklarla dolu bir karmaşa….

oldum olası, matematiği  ve rakamları hiç sevemedim zaten..

hayat   üzgünüm ama  seni de sevemedim…

neden dersen, elektrik meselesi işte…

“Yalan dünya çatırdıyor artık, bu belli. Tutunacak gerçek bir dünyamız var mı peki?” (g.özcan)

bu söz beni yüreğimden vurdu desem yeridir.  var mı gerçekten tutunacak bir dünyamız.  yıkılan bir dünyanın altında kalanlar sadece yaşama dair  hayallerimiz mi? yoksa “bir hiçliğin koca gövdesi” mi?   gerisi nasıl anlatılabilir bilmem.  avutulabilir mi, bir noktanın şiddetinden kopup gelen umutsuzluğun gözyaşları?   acizlik  kavramının tsunamisine kapılan duyguları  kurtarabilmek mümkün mü?….boşlukta sallanıyoruz demiştim de bir zamanlar,  kendim bile buna inanmamıştım.  ya şimdi?

kainattaki boşlukta salllanan bizlerin;  bir nokta kadar cürmümüz olduğunu anlamanın artık “bir gereklilik  olduğu” bilincini,  şu kalbimize,  şu kendinden geçmiş ruhumuza nasıl anlatabiliriz?

“nokta”yım…”nokta”sın…”nokta”yız…

“nokta”dayız…

“nokta içinde nokta”…

ben, sen, o…

biz, siz,  onlar…

susuyorum…

susmak belki de,  içinde seninle konuşmaya çalışan bir “sen”  daha olduğununun farkına varmanın en güzel yolu…

bir başlangıç noktası belki de…

“kışa bakan sokak çocukluğumdur
ağlarken sular ürpermiş
ne köpürtmüş sevinci
ne aşk tiryakisi
içinde sarhoş kuytular
biraz mahur biraz hüzzam
ne zaman rüyaya uzansam
kederle eskitilmiştir…

kurak zaman kokmuştur toprak
taşmıştır an’ın sessizliği
renksiz bir vazoya
gövdesini suyla gizlemiş
acıyla kardeştir…

dağa bakan sokak
ne annemdir ne kendim
avludur seçilir
çarşıdır söylenir
hayat için eksilmiş
yalnızlıkla söylenmiştir…”(betül tarıman)

küçükken herkes kartpostal falan gibi şeyler biriktirirken ben nerde bir kaç mısralık şiir görsem onları bir araya toplar, okurdum.   elime elma şekeri tutuşturulmuş gibi sevinçten gözlerim parlardı. hala  değişmedi bu tutkum.  şimdilerde çok fazla okumaya fırsatım olmasa da şiir okurken zaman bende duruyor.

ibrahim tenekeci; “seviyorum aklımın almadığı şeyleri….” demiş ya…

galiba ben de, seviyorum aklımın almadığı şeyleri…

“bir neden bulur kalp üzer insanı…” (b.tarıman)

kalp nedensiz   üzer mi ki  insanı?   belki de üzer.   akıl söyletirse,  kalp de üzer, ağlatır bazen.  kalp tıpkı  çocuk gibidir;  durup dururken ağlayabilir, ağlatabilir, sevebilir, sevdirebilir,  küçücük şeylerden mutlu da olabilir.

kalp güzel şeyler barındırır içinde; eğer kararmamışsa bir  noktadan sonra.  en güzeli sevgiyi, aşkı,  şefkati  barındırması,  koruyup kollaması onları,  içinde taptaze tutabilmesi…

kağıt gibi inceciktir kalp,  kırılmaya müsaittir.  kırılan bir kalp….kırılan  bir kalp, bir daha eski haline dönebilir  mi?

“dal rüzgarı affetmiştir ama,  kırılmıştır bir kere…”

durup dururken sever mi ki  insan, durup dururken ağlar mı….nedensiz yaşanır mı hiç,  nedensiz ölünmeyeceği gibi….

ama ben durup dururken yazıyorum işte….neden,  ben de bilmiyorum. kalbim üzme beni n’olur…

“akıl bir serçeyi avuç içerisinde tutmaksa, kalp avucunun içine kendini koymaktır..(sıfırbir)

avucunu aç bir bak, ne görüyorsun?

hiç….

tutamıyorum zamanı…

Mart 2017
P S Ç P C C P
« Mar    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

derin der ki ;

sen buralarda yenisin galiba:)

popüler yazılar/sayfalar

izler...

  • 5,120 hits